TÜRKİYE’DE DENETİM SORUNU VE ÖĞRETMEN YETERLİLİKLERİ (I)

Mustafa AYGÜN
Eğitim Müfettişi
Bir eğitim denetmeni olarak meseleyi objektif bir şekilde ele almayı başaramayacağımı düşünenleri umarım yanıltabilirim. Bu yazıyı yazmama vesile olan neden, bir internet sitesinde gördüğüm, Finlandiya eğitim sisteminde “Okullarda Teftiş Yok, Güven Var” şeklinde aktarılan haberdi.
Denetlenmek kendim ve tanıdığım bir çok insan için, adına ister denetim, isterseniz teftiş deyin, soğuk kavramlar ola gelmiştir. Bunda kendi yetersizliğini açık arayarak kapatma eğilimine yenik düşen müfettişlerden tutunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncesinde ve kuruluşunda var olan askeri genlerin, hiyerarşi ve disiplin kılıfı altında tezahür eden tepeden bakmacı yaklaşım (her şeyin en iyisini ben bilirim yaklaşımı) ile itaat kültürü ile yetiştirilmiş nesillerin karşısındakinden beklediğini alamamasına kadar bir çok nedenin etkisi olabilir. Aşağıdaki Meclis-i Maarif tarafından 1876’da yayınlanan ve eğitim tarihimizde teftiş ile ilgili bilinen en eski belgeye bir bakınca, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
"Çeşitli bölgelerdeki okulları teftiş için kimlerin görevli oldukları belirtildikten sonra, bu zatlar mektepleri haftada bir kez aşağıdaki konularda teftiş edeceklerdir. Öğretmenler, müstahdem ve öğrenciler düzenli olarak okula devam ediyorlar mı? Öğrenciler iyi eğitiliyor mu? Mekteplere yabancı kişilerin girmemesine dikkat ediliyor mu? Öğrencilerin okul dışında edepsizlik yapmamalarına dikkat ediliyor mu? Her gün öğrencilere dersleri tahtaya yazdırılarak isticvab edilmelerine riayet ediliyor mu? Resmen belirlenen ders ve kitaplardan başkalarının okutulmasının yasak olduğu halde, buna uyuluyor mu? Öğretmenler usulüne uygun olarak öğretim yapıyorlar ve içlerinde yeteneksiz olanlar var mı? Öğrencilerin akşam evlerine gruplar halinde ve edepli gitmelerine, kimseye sarkıntılık etmeme ve laf atmamalarına dikkat ediliyor mu? (Bu son noktanın sağlanması için öğretmenler her gün derslerden sonra öğrencilere nasihatlerde bulunacak, hiç olmazsa haftada bir kere bevvab ya da bir öğretmen çocukların arkası sıra gidecektir.)" deniliyor. (Akyüz,1989:210). Tamamen güvensizlik, yasakçılık, dayatmacılık beslenen bir zihniyetin ürünü olduğunu hemen belli eden bir metin. Öğrenciyi öğretmene, öğretmeni müfettişe denetlet. O dönem için belki bu tür şeyler normaldi. Fütürist bir yaklaşımla geçmişi ve onun getirdiği birikimleri çöpe atalım demiyorum. Ancak günümüzün yasaklarla kalıplaştırılış bireyleri, hem kendileri hem de çevreleri için önemli bir tehlike oluşturduğu da bir gerçek.
Klasik anlayış “Sistemlerin var olması ve ayakta kalması bir bakıma denetimle mümkündür.” tezini savunur. Finlandiya eğitim sisteminde teftişin olmadığını, öğretmenlerin özerk bir şekilde çalıştığını, “buna rağmen” PISA sınavlarında OECD ülkeleri arasında hatırı sayılır puanlar aldığını ve dünyaya, eğitim modelini yavaş yavaş pazarlamaya başladığını okuyunca çok da şaşırmadım. Bu deneyim bize, ülkemizde yıllardır uygulanan sistemin ne öğretmenlere ne de öğrencilere bir faydası olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Biz de öğretmen öğrencileri için öğretmenlik yapamaz. Çünkü sistem buna müsaade etmez. Sizin elinize bir öğretim yılında işlemek zorunda olduğunuz üniteleri, temaları, bunların öğrenme alanlarını, kazanımlarını, yanına da kılavuz kitabını tutuştururlar hadi öğretmenlik yap derler. Öğrencinizin seviyesi ne durumdadır, Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında fark var mıdır, her yerde öğrencilerin ihtiyaçları aynı mıdır, gibi soruların cevabını size sormazlar. Sizde elinizdeki programı yetiştireceğim diye öğrencilere baskı yapmaya, beden eğitimi, müzik gibi dersleri ve serbest etkinlikleri; matematik Türkçe, sosyal bilgiler gibi derslerle doldurmaya başlarsınız. Bu arada kendinizi yiyip bitirir, velileri sorumsuzlukla öğrencileri tembellik ve aptallıkla suçlama yanılgısına düşersiniz. Belki bu cendereden çıkış yolları vardır. Ama o da tembelliğimize yenik düşer. Size biçilmiş rolü oynamaya devam eder, müfettiş gelmesine yakın, panoları süslemeye, sınıf defterini doldurmaya, belli bir amaca hizmet etmesi ve ancak uygulandığı anda ki gözleme dayanması gereken onlarca evrakı zamanında yapılmış gibi göstermeye çalışırsınız. Aslında bu yıllardır oynanan ve her kesin rolüne alıştığı bir tiyatrodur. Bu yüzden kimseyi rahatsız etmez. Sadece rahatsız ediyormuş gibi yapılır.
Gel gelelim bizim ülkemizde uygulanan denetim sistemine. Biz de müfettiş sınıfa öğretmeni değerlendirmek amacı ile girer. (Çünkü tarihi belgeden de anlaşılabileceği gibi sistem böyle geliştirilmiştir.) Öğretmen tarafından tutulan evraklara bakar, sınıfın genel durumunu inceler, öğrencilere birkaç soru sorar ve denetim biter. Denetim sonuçları ile ilgili öğretmenle değerlendirme sınıfta, öğrencilerin gözü gönünde yapılır. Üstelik kendi branşı ile alakalı derslerin denetimini yapması gereken müfettişlere branşı olmayan derslerin denetimini yaptırmak gibi bir model de benimsenmiştir. Denetim sonuçlarını değerlendirip öğretmeni izlemeye alan, bilimsel çalışmaların ve kalite değerlendirmelerinin yapıldığı destekleyici merkezler maalesef bizim sistemimizde yer bulamamıştır. Bu da müfettişler tarafından yapılan denetimin takibinin yapılmaması sonucunu doğurmaktadır ki ertesi sene aynı öğretmeni denetlerken aynı hataların tekrarladığını üzüntü içinde görürsünüz. Bunların yanında eğitim müfettişlerine verilen inceleme ve soruşturmadan dolayı, denetimini yaptığı öğretmene, gerekli rehberliği yapmasına kaynaklık teşkil edecek, eğitim alanındaki gelişmelere yeterince zaman ayıramaz. Bunun sonucu olarak, bir süre sonra müfettiş kendini tekrar eder duruma düşer. Böylece denetim rehberliğin önüne yavaş yavaş geçmeye başlar. Müfettişlerin alanlarında uzmanlaşmasını ve kariyerlerini devam ettirmesini sağlayacak bir sistem oluşturmamışsanız bundan farklı bir sonuç beklemeniz de abes olur. Bunlara ilaveten, inceleme ve soruşturmalar, denetimin verdiği etki ile birleşerek öğretmenin gözünde müfettişi daha ürkütücü hale getirir.
Şunu da kabul etmek gerekir ki, bir ülkenin eğitim denetimi modelini, bire bir taklit etmek kadar yanlış bir şey olamaz. Her ülkenin kendi ihtiyaçlarından doğan farklı uygulamaları olmalı ve vardır da. Finlandiya’daki modeli biz Türkiye’de uygulamaya kalksak, ne ekonomik gücümüz buna yeter ne de öğretmenlerimiz bunu öğrencilerin yararına kullanabilir.
Mustafa AYGÜN
Yazarımıza ulaşacağınız e-mail adresi: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Son Güncelleme (Perşembe, 01 Mart 2012 02:44)















Yorumlar
Diğer taraftan eğitimin temel gayesi insana öz denetim kazandırmaktır... Bizler yukarıda saydığınız ve daha bir çok sebeble 'dış denetime' alışmış bir toplum ve 'değer' üretmeyen bir eğitim sisteminin 'korku kültürüyle' beslenmiş çıktıları olarak ve herşeyin ölçütü olarak 'başarı'ya endeksli bir eğitim sistemi kurgulamış ancak bunu da başaramamış olmanın farkındalığıyla , teftişi sorguladığımızd a kıyamet kopmayacaktır.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.